Dekonstrüktivizm | Postmodernist Bir Mimari

Dekonstrüktivizm ya da yapısökümcülük postmodern zamanların modernizmdeki kuralları ve strüktür anlayışını alt üst eden mimari akımıdır. Kaotik görünen, karmaşa ve dengesizlik içeren mimari unsurları barındırır. Fakat tüm bu dengesizlikler bir arada dengeli bir kompozisyon oluşturur. 80’lerin sonunda yaygınlaşan dekonstrüktivist felsefe kübizmin 4. boyutunu yeniden yorumlamıştır. Bu 4. boyut ise zamandır. Öyle ki, bu yapısal analizci yapılarda her açıdan ve her gözlemci tarafından yapısal elemanların eşlik ettiği zaman farklıymış gibi algılanır.

Post-yapısalcı akıl ile tasarlanan bu yapılar tahmin edilemez olan, kaotik bir görünüşe sahiptir. Dahası, modern mimarideki gibi belli bir kuralın tahmin edilebilir şekilde tüm yapıyı sarması da söz konusu değildir. Tam aksine mimarlar dengesizliğin, kargaşa ve belirsizliğin hakim olduğu ama aynı zamanda çok dikkatlice tasarlanmış yapılar üretiyordu. Sonuç olarak bu dikkat sayesinde dekonstrüktivist yapılar dengesizliklerle kurulmuş birer dengeye sahiptir.

Dekonstrüktivizm Akımı Nasıl Gelişti?

MoMa tarafından 1988'de düzenlenen Dekonstrüktivizm Sergisi
MoMA – Dekonstrüktivizm Sergisi, 1988

1980’lerin sonunda New York’taki Modern Sanatlar Müzesi MoMA, henüz gelişmesini tamamlamamış olan dekonstrüktivist mimari için bir sergi düzenlemiştir. Bu sergi, akımın tanıtılması ve kabul görmesi içindir. Modern Sanatlar Müzesi, tanıtımı yaparken akımın öncü mimarları olarak 7 dekonstrüktivist mimarı ön plana çıkarmıştı. Bunlar: Zaha Hadid, Frank Gehry, Rem Koolhas, Bernard Tschumi, Peter Eisenman, Daniel Libeskind ve Wolf D. Prix’tir. Aynı zamanda bu öncü yapısökümcüler modernizm sonrası mimarlığın da en etkili isimleri arasındadırlar. Ancak bu mimarların çoğu, kendisini dekonstrüktivist olarak görmemiş ve bu algıyı reddetmiştir.

Akımın ilham aldığı fikir 20. yy başındaki Rus yapısalcılığı ya da diğer adıyla konstrüktivizmdir. Rus mimarlar, o dönem mimari biçimi bir deney aracı olarak görerek alışılmadık formlar oluşturuyorlardı. Fakat ne yazıkki Rus konstrüktivistlerin birçok projesi hayata geçirilememiştir. Buna rağmen projelerinin görsel ve çizimleri, sonraki mimarlar için ilham verici olmuştur. Ek olarak, ünlü mimarlık felsefecisi Jacques Derrida’nın görüşleri de yapısökümcü mimarları etkilemiş. Bunların dışında, edebiyat eleştirmenlerinin metni parçalayıp içindeki gizli anlamları keşfetmekle ilgili olan yapıbozumcu hareketi de dekonstrüktivizm akımını beslemiştir.

Dekonstrüktivizm’in Karakteristik Özellikleri

Dekonstrüktivist yapılarda eğimli ve kıvrık biçimler vardır. Ayrıca tasarımdaki geometrilerde soyut dışavurumculuk söz konusudur (Bridge). Dekonstrüktivism, binaların yapısal tektoniğini parçalara ayırmak anlamına gelir. Mimari bileşenlerin fragmantasyonu ile elde edilen her bir kısım veya mekan diğerleri ile birleştiğinde alışılmadık ve her defasında yepyeni deneyimsel mekanlar oluşturur. Bu biçim/mekan’ların farklı açılarda eğik olarak bir araya gelişi belirsizliğin temel nedenlerinden biridir. Dörtgenlerden oluşan mekanları ve ögeleri görmeye alışık kullanıcılar, dekonstrüktif yapıları deneyimlerken her defasında alışılmadık mekanlar ile karşılaşırlar. Çünkü parçalanmış bileşenlerin bir araya geliş biçimleri olağanın dışında ve şaşırtıcı mekansal duygular oluşturur. Bu heyecanlı durum aynı şekilde iç hacimlerde de sürmektedir.

Mekansal belirsizliği sağlayan diğer bir durum ise ayırıcı sınırların muğlaklığıdır. Modernizmde sıkça rastlanan yer-gök, yukarı-aşağı, sağ-sol, iç-dış mekan arasındaki katı sınırlar dekonstrüktivizm ile belirsizleşmiştir (Wilkinson). Yapısöküm hareketinin genel özelliklerini kısaca özetlemek gerekirse:

  • Birbiri ile farklı açılarda birleşen duvar ve döşemeler
  • Eğrisel veya eğik yüzeyler
  • Yüzeyler arası geçişlerde muğlaklık
  • Dinamik ve parçalı kütleler
  • Bir kısmı içeride diğer kısmı dışarıda olan taşıyıcı elemanlar
  • Belirsizlik ve kargaşa hissi
  • Modern mimarlığın katı işlevselciliğinin sorgulanması

Dekonstrüktivist Mimari Örnekleri

1. Gehry Evi

Yapısöküm hareketinin etkilerinin görüldüğü ilk örnektir. Frank Gehry, öncelikle ABD, Santa Monica’da eski bir müstakil ev satın almıştır. Daha sonra, bu evi 1977 yılında parçalayıp, yeni malzemeler ile eklemeler yaparak dönüştürmüştür. Sonuçta dönüşen bu yeni yapıda ahşabın ve çeşitli malzemelerin potansiyellerini keşfeden Gehry, ortaya hiç alışılmadık bir tasarım çıkarmıştır. Alışılageldik ve sıradanlaşmış mimari yargılarından kurtulan Gehry Evi’nde biçimlerin düzgün geometrileri başkalaşım geçirmiştir.

Frank Gehry'nin dekonstrüktivizm akımı için tasarladığı ilk örnek olan Gehry House
Gehry Evi (©Liao Yusheng)

2. Parc de la Villette

Bernard Tschumi’nin tasarımı olan Parc de la Villette, Paris’te olup 1987 yılında bitirilmiştir. 55 hektarlık alana yayılan park, kullanıcıların çeşitli aktiviteler çerçevesinde deneyimleyebilecekleri bir oyun alanı gibi tasarlanmıştır. Tschumi’nin en ilginç kararlarından biri parkta bulunan bütün yapıların kırmızı renkte olmasıydı. Mimar, 1982’de açılan yarışmaya bu projeyi göndermeden önce dekonstrüktif mimarinin teorisyenlerinden olan Jacques Derrida ile fikir alışverişinde bulunmuştur. Bu sebeple, projenin Derrida’nın mimari felsefesinden etkilenmiş olduğu düşünülebilir.

Dekonstrüktivizm hareketinin önemli yapılarından biri olan Bernard Tschumi tasarımı Parc de la Villette
Parc de la Villette (©Interim East)

3. Berlin Yahudi Müzesi

Berlin Yahudi Müzesi için 1989 yılında bir yarışma açılmış ve yarışmayı Daniel Libeskind’ın “Between the Lines” başlıklı projesi kazanmıştır. 2001 yılında kullanıma açılan müze, tıpkı Katledilmiş Avrupalı Yahudiler Anıtı gibi Yahudilerin Avrupa’da yaşadıklarını sembolize eden bir konsepte sahiptir. Müzeye girmek için hemen yanı başında bulunan ve Barok üslup ile tasarlanan Berlin Müzesi’ni kullanmak gerekiyor. Berlin Müzesi aracılığı ile yer altından giriş yapılan Yahudi Müzesi’nde kullanıcıları 3 farklı rota bekliyor. Ardından bu rotalar farklı hikayeler ile ziyaretçilerine kaybolma, karanlık, sürgün ve umut gibi atmosferler yaşatıyor.

Daniel Libeskind eseri olan Berlin Yahudi Müzesi
Berlin Yahudi Müzesi (©Denis Esakov)

Sonuç olarak Libeskind, zigzag biçimli kütlesi olan Jewish Museum ile deneyim ve hikayelerin mimari mekanları oluşturduğu özel bir konsept tasarlamıştır.

4. Bilbabo Guggenheim Müzesi

Dekonstrüktivizm’in mimari örnekleri arasında kendine yer bulan Bilbao Guggenheim Müzesi, Frank Gehry’nin 1997’de tamamlanan eseridir. Yapıdaki farklı kütleler dalgalı bir formda bir araya gelmiştir. Bu da dinamik bir bütün oluşturulmasını sağlamıştır. Ek olarak, cephedeki titanyum kaplama, güneş ışınlarının açısına ve miktarına göre renk değiştirerek bu dinamizme farklı bir boyutta katkı sağlıyor. Ayrıca yapının önünde bulunan nehir ile ilişkisi de son derece kuvvetlidir. Guggenheim Müzesi’nin nehre yansıyan dalgalı formu, okyanusların sert koşullarında mücadele eden yelkenli gemileri andırmaktadır.

Gehry’nin belki de en ünlü eseri olan Bilbao Müzesi, öylesine dikkat çekicidir ki çoğu insan sırf bu yapıyı görmek için şehri ziyaret etmektedir. Gerçekten de müze, tek başına şehrin gelişmesine ve kimliğine katkı sağlamış ve literatüre Bilbao Etkisi olarak geçmiştir.

Guggenheim Bilbao Müzesi
Bilbao Müzesi

5. Wexner Sanat Merkezi

Ohio Eyalet Üniversite’sinin sanat ürünlerinin sergilendiği müzenin tasarımı Peter Eisenman ve Richard Trott’a aittir. 1989’da açılan müze Peter Eisenman’ın inşa edilen ilk projesidir. Wexner Sanat Merkezi’nin resmi web sitesine buradan ulaşabilirsiniz.

6. Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı

Peter Eisenman tarafından tasarlanan anıt 2005’te Berlin’de açılmıştır. Eisenman, strüktürlerin anlamsal yönünün her insan tarafından benzer şekilde anlaşılabilir olması gerektiğini savunuyordu. Buna göre Holokost anısına tasarladığı anıt, sayıları 2700’ü bulan yalın ve dikdörtgen blokların(stel) farklı boyutlarda bir araya getirildiği bir plan düzlemine sahiptir. Katledilmiş Yahudiler’e adandığı için oldukça ağırbaşlı ve soyut bir tasarımı vardır. Anıtın ziyaretçileri burayı deneyimlerken herhangi bir bilgi, işaret veya tarihsel belge ile karşılaşmıyor. Öyleki, insanlar zaman zaman daralan boşluklarda gezerken adeta bir labirentin içinde hissediyorlar. Bu dikdörtgenlerin ağırlığı altında vicdanlarını sorgulama fırsatı buluyorlardı. Eisenman’a göre böylece ziyaretçiler, soykırım esnasında Yahudiler’in çektiği zorluğu ve yaşadıkları atmosferi deneyimleyebileceklerdi. Fakat çoğu mimarlık eleştirmeni, anıtın katı soyutlamacılığını aşırı bulmuştur.

Berlin'de bulunan Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı
Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı

Kaynaklar

Bridge N. (2015). Mimarlık 101: Dekonstrüktivizm. Say Yayıncılık: İstanbul, s. 215-218.

Derrida J. (2000). Limited Inc, Northwestern University Press, s. 21-22 ve 140-142.

Wilkinson P. ( n.d). 50 Mimarlık Fikri. Domingo Yayınevi: İstanbul, s. 196-199.

Archdaily. “Parc de la Villette”. Erişim tarihi 11 haziran 2021. https://www.archdaily.com/92321/ad-classics-parc-de-la-villette-bernard-tschumi

Archdaily. “AD Classics: Jewish Museum, Berlin / Studio Libeskind”. Erişim tarihi 10 haziran 2021. https://www.archdaily.com/91273/ad-classics-jewish-museum-berlin-daniel-libeskind

Museums Portal Berlin. Erişim tarihi 11 haziran 2021. https://www.museumsportal-berlin.de/tr/muzeler/denkmal-fur-die-ermordeten-juden-europas-ort-der-information/

Önceki İçerikGuggenheim Müzesi ve Bilbao’nun Dönüşümü
Sonraki İçerikArt Nouveau Nedir? Mimarlıkta Art Nouveau Akımı

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz